8 Kasım 2012 Perşembe

Takvimdeki Hüzün...

O'nun yokluğu Türkiye Cumhuriyeti için büyük bir kayıptır. Belki 1938'de değil de bir 10 yıl sonra, 1948'de ölmüş olsaydı bugün herşey çok daha başka olabilirdi kanısındayım...
 
 
 
 
1 Kasım 1938... TBMM’nin açılışına hastalığı yüzünden katılamadı Mustafa Kemal... 15 gün daha rahat günlerini yaşama olanağını veren amansız hastalık, tekrar normal seyrinden çıkarak yeni bir kriz geçirmesine neden oldu. İşte o gece Salih Bozok ile bir kuyuya düştüğünü, kendisinin kuyuda kaldığını ve Salih'in kurtulduğunu anlattığı rüyayı gördü. Mavi gözlerini açtığında herşey olduğundan daha bulanıktı. Artık kendisi de farkına varmaya başlamıştı. Ölüm böyle gelecekti kendisi için... Ardından korkulan son, büyük bir acıyla geldi. Büyük Komutan, Devlet Adamı, Devrimci ve Büyük İnsan, 10 Kasım 1938 Perşembe günü saat 09.05′te ölümlü yaşama veda etti. Bu kara haber Türk Milletini büyük bir yasa boğacaktı. Cumhuriyet en has evladını, kurtarıcısını yitirmişti.

16 Kasım 1938... Tabutu, Türk Bayrağıyla örtülü bir katafalk üzerinde Dolmabahçe Sarayı’nın tören salonuna getirildi ve halkın ziyaretine açıldı. Bütün İstanbul halkı büyük kurtarıcısına son görevi yapmak için Saraya koştu. Ben de o an orada olabilmeyi arzu ederdim.

19 Kasım 1938 Cumartesi sabahı... Dolmabahçe Sarayı Tören Salonunda cenaze namazı kılındı. Cenaze alayı, İstanbul halkının gözyaşları arasından geçerek Gülhane Parkı’na geldi. Tabut bir torpidoya alınarak Yavuz Zırhlısı’na nakledildi. İzmit’te özel bir trene konulan cenaze, yol boyunca Ata’larına son saygısını gösteren halkın yüreklerinde derin bir acı bırakarak 20 Kasım 1938 Pazar günü Ankara’ya götürüldü.

21 Kasım 1938... Hafif yağışlı bir pazartesi günü... Atatürk’ün tabutu Büyük Millet Meclisi önünde hazırlanan katafalka yerleştirildi. Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, yabancı devletlerin yolladıkları askeri birlikler de dahil bütün Ankara halkı katafalkın önünden saygıyla eğilerek geçti. 12 milletvekili cenazeyi top arabasına yerleştirdi. 12 general top arabasının iki yanında nöbete durdu. Cenazeyi taşıyan top arabasının ardında en büyüğünden, en küçüğüne kadar bütün Türk Milleti vardı. Atatürk’e geçici kabir olarak ayrılan Etnografya Müzesi’ne götürüldü tabutu; hazırlanan mermer lahdine yerleştirildi büyük bir acı içinde...
 
10 Kasım 1953... Ölümünün 15. yıldönümünde Ata’nın naaşı Anıtkabir yapılıncaya dek on beş sene kaldığı müzeden ebedi istirahatgahı olan Anıtkabir’e nakledildi, yine milletinin katılımıyla...


 
 
 
 
 
O, Türk’ün Tarihi ve Kalbinde Ebediyen Yaşayacak. Ruhun Şad, Mekanın Her Dem Cennet Olsun Büyük Önder... Yüreğimiz Kemal Atatürk, Bedenimiz ANITKABİR...
 
 
 

6 Kasım 2012 Salı

Bugün Menüde Domates Çorbası Var...

Muamma olduğunu düşünüyordum, domates çorbası un ile mi yapılır yoksa un katılmaz mı diye… Ben farklı yapıyordum ama uyarı birinci ağızdan, kız arkadaşımdan gelince bloğumda paylaşmayı ve akşamında yapmayı tercih ettim bu kez…

 
4 kişilik bir domates çorbası için şu malzemeleri toparlamak gerekiyor.
 
- 2 domates
- 4 kaşık domates salçası
- 3 kaşık un
- 1 su bardağı süt (ki bu opsiyoneldir)
- 1 çay kaşığı karabiber ve tuz
- 2 kaşık margarin
- 1 kap rendelenmiş kaşar peyniri
- 1 küp et suyu (bulyon, opsiyonel elbet)
 

Nasıl yapacağıma gelince;
 
Öncelikle margarini tencerede eriteceğim. Köpürmeye başladığında, unu ve karabiberi ilave edip kavurmayı planlıyorum. Ardından salçayı da ekleyip iyice kavururum gibi görünüyor. Haricen rendelediğim domatesi de ekledikten sonra ılık suyu ilave edip mevcut karışımı çırpacağım. Top top olmamasına özen göstermek lazım; bunun için de elbette çorbanın başında bekleyeceksiniz. Koyu kıvama gelene kadar su ekleyip kaynayana kadar karıştırmaya devam… Kaynamaya başlayınca 1 bardak sütü ve 1 küp et suyunu da ilave edip 5-6 dakika pişirmek gerekiyor. En son olarak tuzunu da ekleyip ateşten indireceğiz artık…
 
Son işlem çorbayı servis eder etmez üzerine rendelenmiş kaşarı eklemek…

 
AFİYET OLSUN... demeden önce...

Sizce bu lezzeti yalnız tatmak mı, yoksa sevdiğinizle başbaşa yemek mi daha keyifli olurdu?

Kuvvetle muhtemel "mozaik pastayı nasıl yapıyorum" yazımdan sonra bu tip tarifleri blogumda paylaşmayı pek düşünmüyordum. Ta ki sevdiceğimle bu tarifler üzerine muhabbet edene kadar... Kendisi bu kadar cesaretlendirmeseydi sanıyorum tarif araştırması üzerinde çok durmaz, bildiğim kadarıyla yalnızken bunları uygulardım. Sonra baktım ki kendisi benden farklı olarak çorbasına un katıyor, onun yolundan gitmeye karar verdim ben de... Bazen bildiğiniz çizgilerin dışına taşıp aşkı takip etmeniz gerekir... Ben öyle yaptım; tarifime aşk kattım... 

Tohumlarımızın Nesli Tehlike Altında!

Binlerce yıllık tarım geleneğini barındıran Anadolu topraklarında yetişen yerli tohumlar yaşamın sürekliliğini temsil ediyor.

Atadan kalma tohumlarımız;

* Lezzetli ve sağlıklı gıdaların temini için birer genetik hazinedir
* Binlerce yıldır değişen koşullara uyum sağlayarak günümüze ulaşmayı başarmış numunelerdir
* Tarımsal biyoçeşitliliğin önemli bir parçası ve yaşamın sürdürülebilirliğinin olmazsa olmazıdır
* Dışarıya bağımlı kalmaksızın ülkemizin gıda güvenliğinin teminatıdır

Ancak bugün Anadolu’ya özgü yerel tohum çeşitliliğimiz yok oluyor. Tek seferlik, ticari tohumların egemenliği nedeniyle gıdamızın ve geleceğimizin güvencesi yerli tohumların nesli tehlike altında! Yeryüzünde zengin çeşitlilikteki yaşamı sürdürebilmek, atalık tohumlarımızı gelecek kuşaklara aktarmamıza bağlı.

TOHUM TAKAS AĞI, yüzyılların bilgisini taşıyan yerli tohumlarımızın korunup yaygınlaşmasını amaçlıyor.

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin, Adım Adım Oluşumu desteğiyle yürüttüğü TOHUM TAKAS AĞI KAMPANYASI’na destek olarak,

* Anadolu’nun dört bir yanındaki ekolojik çiftliklerde yerli tohumların çoğaltılarak paylaşılmasını sağlayacak;
* Bu toprakların yüzlerce yıllık bereketinin, lezzetinin, besin zenginliğinin ve kültürünün gelecek kuşaklara aktarılabilmesi için sağlam patikalar oluşturacaksınız.


www.bugday.org - www.yasasintohumlar.org
facebook.com/BugdayDernegi
twitter.com/BugdayDernegi
Twitter paylaşımlarınız için hashtag: #YasasinTohumlar

Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.

4 Kasım 2012 Pazar

Doksanlar...

Hayatımızda seksenler diye bir kavram var şu sıralar... TRT’nin epeyce izlenen dizisi “Seksenler'de” o dönemin nostaljik olay ve konuları hicvediliyor. Ama ben bloğumun bu köşesinde zaten dizide seyretmekte olduğunuz konulara değinmeyeceğim. Daha çok bugün, hepimizin daha da vakıf olduğu döneme, 90’lara götüreceğim sizi… Hatırladığımız, hatırlamakta zorlandığımız bazı belli başlı mevzular olacak bugün burada…

İzel - Çelik - Ercan vardı bir dönem… Çelik’in o kanepe örtüsü desenli kazakları yıllarca moda oldu. O kazaklar bol basen kot pantolonlarının içine sokulurdu; öyle giyilirdi.

Efsane Levi's 501 modası vardı. Bir alırdık, yıllarca giyerdik. Amerika’da yaşayan teyzemden her gelmesine yakın sipariş verir, kotumu getirmesini dört gözle beklerdim.
Mustafa Sandal da o yıllarda meşhur olmuştu; “Suç Bende” albümüyle müzik dünyasına adım atıvermişti. Kasetlerle dinlerdik şarkılarını sanatçıların... Tarkan, ondan da önce hepimizin hayatına girmişti elbette ki. Kare desenli sarı pantolonuyla ilk çıktığında şu anki şöhretini elde edeceğini hangimiz düşünebilirdik ki?




Hayatımızda gördüğümüz en lüks arabalar o dönemde Tofaş/Fiat ortak üretimi olan Tempra modelleriydi. Tipo’lar da vardı ve göstergeleri dijitaldi. Bindiğimizde hayretle göstergelerini incelerdik arkadaşlarla. Hatta bir arkadaşım Tipo almıştı da, amma sükse yapmıştı mahallede...





Tayfun vardı. “Hadi yine iyisin, kendine gel” isimli parçaları ve saksafonuyla ün yapmıştı. Garip, tiz bir sesi vardı. Kayahan’ın kızıyla evlendikten sonra ortadan kayboluverdi :P

Star TV yeni başlamıştı yayına… İlk özel televizyondu. Adı Star 1'di. Hatta bir ara adı “Inter Star” bile olmuştu. Kardeş kanalı vardı bir de : “Tele On”…
1993 yılında önce Uğur Mumcu’yu kaybettik. 17 Şubat’ta daha bir ay geçmeden dönemin Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in şüpheli ölümü geldi. 8.Cumhurbaşkanı Turgut Özal da 1993 yılının Nisan ayında hayatını kaybetmişti.
Titanic filmi 1998 yılında vizyona girmişti ve sinemada yer bulamıyorduk ilk gösterime başladığında…
90’ların Türkiye açısından en önemli olaylarından biri de bölücübaşının yakalanmasıydı. 1999 yılının Şubat ayında yakalanıp Türk Bayrağının önünde elleri kelepçeli fotoğrafı çekildiğinde millet olarak "Sonunda bu iş bitti” deyivermiştik (!)

31 Ekim 2012 Çarşamba

Cumhuriyet Sevdalıları

29 Ekim Pazartesi… Saat 17.30… Caddebostan Suadiye Işıklar…

Geçtiğimiz yıl katılamadığım Cumhuriyet yürüyüşünün acısını çıkartmak için tam 1 yıl bekledim. Milli coşkunun bu yıl, geçtiğimiz yıllara nazaran çok daha fazla olacağını yürüyüşe katılanlar, hatta bundan hoşnut olmayanlar bile biliyordu. Hali hazırda Kurban bayramının tam da sonuna denk geliyor olması katılımın sadece Caddebostan’da değil, yürüyüş yapılacak olan diğer ilçelerde de yüksek olacağının bir habercisiydi kesinlikle…

Günün sabahında stüdyodaydım. Kız arkadaşım, ben henüz stüdyoda çalışmalara devam ederken an be an Ankara’da olanları aktarıyordu bana. Şahsi kanaatim Ankara’daki yürüyüş cumhuriyet sevdalıları olan bizler için onur verici olmasına rağmen, demokrasinin bütünlemeye kaldığı müdahalelere sahne oldu sanıyorum.


O akşam Fenerbahçe-Antalyaspor maçının olması da, kalabalıkların artacağını ve bu kutlamanın çok daha renkli geçeceğini gösteriyordu. Kaldı ki öyle de oldu. Biz henüz Caddebostan’a vardığımızda bir grup Fenerbahçe taraftarının “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” tezahüratlarıyla caddeden geçmesi bir Galatasaraylı olarak beni inanılmaz gururlandırdı. Sonuçta Galatasaraylısı, Fenerbahçelisi, Beşiktaşlısı, Trabzonsporlusu yoktu sadece caddede; tüm Kemal Atatürk sevdalıları tek yürek yürüyüşteydi. Kısacası her şey olması gerektiği gibiydi. Tüm cadde al bayraklarla kırmızıya boyanmıştı adeta… Aşırıya kaçılmadı; Cumhuriyet bayramı tam bir bayram havasında kutlandı.
 
Kortej, motorsikletlileri takiben ciplerin caddeyi boylamasına turlamasıyla başlamıştı. Hemen arkalarında CHP otobüsü çeşitli ışık gösterileriyle ilerlemekteydi. Elbette ki bir de BİZ’ler, kalplerinde Cumhuriyet ve Mustafa Kemal sevgisini taşıyanlar, bayram akşamının kırmızı beyaz ışıkları gibiydik. Her yerde Atatürk’ü görebilmek, hissedebilmek sanıyorum böyle bir şey olsa gerek… Öldüğü halde, görmediğimiz halde bir insana karşı duyulan sevgi ve bağlılık görülmeye değerdi hiç şüphesiz… İnsanın gözyaşlarını tutması, tüylerinin diken diken olmaması mümkün değildi.

Facebook sayfamda da paylaşmıştım; şunu bir kez daha ifade etmekte yarar görüyorum: Hiçbir millet, kurtuluşunu ve kuruluşunu bu kadar büyük bir coşkuyla, “gerçek liderine” bu kadar büyük bir sevgiyle kutlayamazdı. Bu özellik, Allah’ın Yüce Türk Milletine bahşettiği Mustafa Kemal Atatürk’ün evlatlarına; bizlere nasip olabilirdi sadece… Öyle de oldu.

22 Ekim 2012 Pazartesi

"Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir."

Türk ulusu için en büyük bayram bugündür, 29 Ekim... Kendini bilen genç nesil için bugünün anlamı oldukça önemlidir. Bu tarih, bir dönemin sonu, diğerinin başlangıcıdır. Süreci bilmenin, bilmediklerimizi ise öğrenmenin hepimizin görevi olduğunu düşünüyorum.

Mustafa Kemal Paşa, Osmanlı hükümeti tarafından, bölgede düzeni sağlaması için yine Osmanlı Devleti'nin bir gemisi ile 19 Mayıs 1919'da Samsun'a gönderildi. Ülkenin çoğu ilinde kongreler düzenledi. "Tek bir egemenlik var, o da Milli egemenliktir. Ülkeyi, yine ulusun kendi gücü kurtaracaktır." ilkesiyle, yurdun her tarafından gelen milletvekilleri 23 Nisan 1920 günü Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nde toplandı. Meclis, Mustafa Kemal Paşa'yı "Meclis Başkanı" olarak seçti. Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde Büyük Millet Meclisi, Türk Kurtuluş Savaşı'nı başlattı. Halk ve düzenli ordular düşmana karşı savaş verdiler, omuz omuza mücadele ettiler.




Kurtuluş Savaşı'nın zaferle sonuçlanmasını takiben 1 Kasım 1922'de TBMM saltanatı lağvetti. Padişah Vahdettin yurdu terk etti...

24 Temmuz 1923 tarihinde, İsviçre'nin Lozan şehrinde, Lozan Üniversitesi'nde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileri ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, SSCB ve Yugoslavya temsilcileri tarafından Lozan Barış Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile yeni bir devletin temelleri atıldı. Fakat o tarihlerde, devletin yönetim biçimi henüz belirlenmemişti.

Mustafa Kemal Paşa, ihanetini bildiği halde, henüz zamanı olmadığı için Padişah'ı hedef almadı. Genç subaylık yıllarından beri inandığı ve Erzurum'da Mazhar Müfit'e not ettirdiği "Cumhuriyet" inancını "Ulusal bir sır" olarak sakladı. Kurtuluş Savaşı içinde "Cumhuriyetçi" bir düşünceyi ortaya atmak, iç parçalanmaya yol açacağı için bu yola gitmedi. Hatta Sivas Kongresi sırasında "Cumhuriyet" ilan edelim önerilerini red bile etmişti. Bu dikkate değerdir. Fakat Kurtuluş Savaşı'nın Başkomutanı, Türk Ulusunun kurtarıcısı Mustafa Kemal, Türkiye'nin siyasal yapısını değiştirmenin ilk adımını Saltanat'ın kaldırılmasını sağlamakla attı. Saltanat'ın kaldırılışına en yakın arkadaşları bile karşı çıkmışlardı. Meclis'te tutucu kanat direndiyse de, Mustafa Kemal Paşa'nın kararlı ve sert tutumu sonucu Saltanat'ın kaldırılışı sağlandı. Fakat onun bu sert tutumu endişe doğurdu. Bunun bir başlangıç olduğunu görenler çeşitli yöntemlerle Mustafa Kemal Paşa'yı engellemeye çalıştılar.
 


2 Aralık 1922... Yer, T.B.M.M... Meclis'e muhalif grup tarafından bir öneri verildi. "İntihab-ı Mebusan Kanunu"nda değişiklik yapılmasını isteyen bu önergede "Büyük Millet Meclisi'ne üye seçilmek için Türkiye'nin bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak ve seçim çevresine yeni gelenlerin ise en az beş yıl oturmuş olmaları" gerektiği kanun hükmü haline getirilmek isteniyordu. Mustafa Kemal Paşa'yı milletvekili seçilmekten yoksun bırakmak isteyen bu önerge üzerine, kendisi kürsüye çıktı ve doğumyerinin Türkiye'nin sınırları dışında kaldığını ve bir yerde beş yıl oturmadığını belirtti. Oturamazdı da, zira düşmanlara karşı savaşmaktaydı, vatanı düşman elinden kurtarma derdinde o cepheden o cepheye savrulup durmuştu uzun yıllar... Sonra da önerge sahiplerine, ulusun sevgisini kazanmış bir insan olmasına rağmen kendisini yurttaşlık haklarından yoksun bırakmakılmak istenme nedenini ve bu yetkiyi kimden aldıklarını sordu. Önerge elbette ki red edildi.


İkinci Meclis, toplandıktan sonra Lozan'ı onayladı. Artık sorun Türkiye'nin rejiminin belirlenmesiydi. Mustafa Kemal 22 Eylül 1923'de "Neue Treie Presse" adlı bir Viyana gazetesi muhabiriyle yaptığı görüşmede, 23 Nisan 1920'de kurulan sistemin Cumhuriyet olduğunu fakat adının açıklanamadığını belirtip, yapılacak işin yalnızca isim koymak olduğunu söyledi. İkinci dönem Büyük Millet Meclisi, 11 Ağustos 1923'te ilk toplantısını yaptı. 13 Ekim 1923'te Ankara başkent ilan edildi. Atatürk; egemenliğin ulusa dayandığı bir sistem olan cumhuriyet yönetiminin ilanı için hazırlıklarını hızlandırdı elbette... 28 Ekim 1923 akşamı yakın arkadaşlarını Çankaya'da yemeğe çağırdı. Onlara, "Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz." dedi.
 


29 Ekim 1923 günü Atatürk, milletvekilleri ile görüştükten sonra taslağı hazırlanan "Cumhuriyet" önergesini Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne verdi. Meclis önergeyi kabul etti. Böylece, Türkiye devletinin yönetim biçimi "Cumhuriyet" olarak, adı "Türkiye Cumhuriyeti Devleti" olarak belirlendi ve Atatürk, kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk "Cumhurbaşkanı" oldu. Cumhuriyetin ilanı, yüzyıllarca saltanat egemenliği altında yaşayan milletin iradesini özgürleştirmesi anlamında tüm yurtta sevinç ve coşku ile karşılandı.



NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE...  TANRI TÜRK'Ü KORUSUN...

21 Ekim 2012 Pazar

Harem'de İktidar Hırsı ve Aşk... Hürrem...

O, Harem dünyasına adım attığı o günlerde, Ukraynalı bir papazın üç kızından en küçüğüydü. Son zamanlardaki süksesiyle blogumda paylaşmak adına benim için de ilginç bir karakter olduğunu göstermiş oldu.


Roxelane'in aslında güzel bir kız olduğu söylenemezdi. Hayatının hiçbir döneminde de klasik anlamda güzel olmadı. Çok daha sonraları tarihçiler onu 'alımlı' olarak tarif edeceklerdi sadece... Ama tarihe; çirkinliği ya da güzelliği ile değil, Osmanlı'nın en güçlü kadını, "Hürrem Sultan" olarak geçecekti.
 
 
Roxelane, hareme alınıp eğitim görmeye başladığı zaman henüz 15-16 yaşlarındaydı. Ama bu genç kız haremin hiçbir kuralına uymuyor, asi ruhunu kimse bastıramıyordu. Eğitimini aksatmıyordu ama yaptığı çılgınlıklar yüzünden haremağası sonunda onu haremden kovdu!... Ama bir cariyenin saraydan atılmasını talep etmek için Süleyman'ın huzuruna çıkması şarttı. Ve böylece bu çılgın kız kendini padişahının ayakları önünde buluverdi. Zaten Sultan Süleyman da bu kızı çok merak etmekteydi.
 
 
Kanuni ve Hürrem'in karşılaşması kuşkusuz koca bir imparatorluğun kaderini etkileyecekti. Huzuruna getirilen genç cariye, Kanuni'yi ilk anda etkiledi. Dans sahnesini hepimiz iyi kötü hatırlamaktayız. Roxelane, "Haremde kalıp herkese hizmet etmek yerine padişahın ayakları dibine oturup o'na hizmet etmeyi hayal ettiğini" anlatmaya başladı. Öylesine tatlı, rahat ve kendinden emin konuşuyordu ki Süleyman onu bir saate yakın dinledi. Daha sonra genç kızı elinden tutarak sevgiyle yanına oturttu ve hayatı boyunca dönmeyeceği bir söz verdi:
 
 
"Bundan böyle senin adın can yakıp yürek tutuştururcasına gülen anlamında Hürrem olsun. Sen artık can yoldaşım, gönül ortağımsım, mutluluğumu da, dertlerimi de, sıkıntılarımı da paylaşan olacaksın.

Tarihin bu sayfasını araştırırken sultanın Hürrem'e söylediği şu söz epey ilgimi çekmişti : "İçimde hep hissettiğim, ama adını koyamadığım hasret meğersem ki senmişsin."

Ve o andan itibaren Hürrem, Kanuni'nin önce gözdesi, sonra da sultanı oldu.


Hürrem Sultan saraya geldiğinde Kanuni'nin Mahidevran isimli bir başka cariyesinden Mustafa isimli bir oğlu vardı. Mustafa, zamanla çok sevilen bir şehzade haline geldi. Mustafa'nın, Kanuni'den sonra padişah olmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Bu da Mahidevran Sultan'ın, haliyle Valide Sultan olacağı anlamına geliyordu. Ama Kanuni'nin ayaklarının dibine oturup yumuşak sesle konuşan Hürrem'in hırslarının ne boyutlara varabileceğini kimse hesap edemezdi.
 
Hürrem, sessiz ve derinden bir mücadeleye başladı. Rakiplerini ortadan kaldırıp kendi çocuklarını tahta çıkarmak için attığı adımları kimse durduramayacaktı. Bu arada kızı Mihrimâh dünyaya geldi. Ama yine aynı günlerde Kanuni'nin bir başka cariyeden Murat adı verilen bir şehzadesi daha olacaktı. Mustafa ve Murat'ın yaşaması demek Hürrem'in çocuklarının hiç birinin tahta çıkamayacağı anlamına geliyordu. Özellikle Şehzade Mustafa saray büyükleri tarafından çok sayılıp seviliyordu. Oysa Hürrem bir örümcek titizliği ile örmüştü ağlarını. Ama bir engel vardı önünde; Sadrazam Pargalı İbrahim Paşa.

İbrahim Paşa Parga'lı bir köleyken, Kanuni'nin gözüne girmeyi başarmış, sadrazamlığa kadar yükselmiş, üstelik padişahın kız kardeşi ile evlenmişti... İbrahim Paşa, Kanuni Süleyman'a ve oğlu Mustafa'ya gönülden bağlıydı. Ve gözü, hiç sevmediği Hürrem'in üzerindeydi. Kısaca zor bir hedefti İbrahim... İşte bu gözler üzerinde olduğu sürece hiç bir şey yapamayacağını anlayan Hürrem, hemen ilk sıraya sadrazam Pargalı'yı aldı. Ama acele etmemeliydi. Her şeyin bir zamanı vardı.

Bu arada Hürrem Sultan gerçek anlamda Kanuni'nin baş danışmanı olarak çalışıyordu. Padişah onsuz hiçbir karar almazdı. Devlet yönetiminde etkili olan Hürrem, o günlerde Doğuda sürekli problemler çıkaran İranlılarla savaşı destekledi ve sonuçtaki galibiyette onun da imzası oldu. Devlet işlerindeki bu becerisi, imparatorluğa en parlak günlerini yaşatacaktı. Diğer yanda Ruslar ve Lehlerle yani Polonya kökenlilerle barış içinde yaşanılmasını sağladı.

Kızı Mihrimah'ın yanı sıra padişaha üst üste dört şehzade daha doğurdu Hürrem; Abdullah, Selim, Bayezid ve Cihangir... Artık kendisini Pargalı İbrahim Paşa ile baş edebilecek güçte hissediyordu, planını uygulamaya koyabilirdi. İmparatorluk sınırlarını genişletmekten, devleti zenginleştirmekten başka düşüncesi olmayan Sultan Süleyman ise hep seferlerdeydi. Hürrem Sultan bu yüzden ona özel ulaklarıyla mektup üzerine mektup gönderiyordu. Bunlar aşk mektupları olduğu kadar 'iş' mektuplarıydı da... İşte bu mektuplardan birinde, kendisine her zaman inanmaya hazır olan Süleyman'ı, Pargalı'nın sultanlığını ilan etmeye hazırlandığına ikna etti. Karısına inanan padişah, Pargalı'yı boğdurarak öldürttü.
 
 
Hürrem hiç bir zaman tek bir hedef üzerine yoğunlaşmadı. Saltanatı tam olarak elinde tutmak için kızı Mihrimah Sultanı da, Rüstem Paşa ile evlendirdi ve damadını hemen sadrazam yaptı. Bu sezonun bölümlerinde ufak ufak bunlara da giriyor yapımcılar zaten... O günlerde Mihrimah Sultana aşık olan bir başka isim daha vardı ama onun bu karanlık entrikalar arasında hiç şansı yoktu. Kim mi bu adam... Çoğumuz bilmez ama Mimar Sinan... Ama Mihrimah ile hiçbir zaman evlenemedi. Adı tarihe, dünyanın en büyük mimarı ve sanatçılarından biri olarak geçti. Bu karşılıksız aşkın buruk öyküsüne başka bir çalışmamda değineceğim.  Hürrem'in tarifi mümkün olmayan hırsının sonucu olarak Kanuni'ye kendi öz oğlunu, Mustafa'yı nasıl öldürttüğünü de ben anlatmayayım; yakın bölümlerde inceden inceden bunları da göreceğiz.


 


Devrim niteliğindeki DeFi Protokolü IPOR 22 Mart 2023'te Bitget'te listelenecek

  Bitget, geleneksel finans oyuncuları için IPOR pratik çözümü ile DeFi ve TradFi arasındaki boşluğu dolduracak Victoria, Seyşeller, 20 ...