26 Ağustos 2012 Pazar

Mizahi İncelikler

Hayatın içerisinde sürekli rastlaştığımız, farkında olmadığımız ama üzerine düşündüğümüzde "Vay arkadaş, hakikaten böyleymiş" dediğimiz sayısız detay var. Gelin biraz bakalım, aralarında sizin başınıza gelen var mı, aynısının tıpkısını yaşadınız mı bir irdeleyelim...


 
 
Yakın geçmişte bilimadamları, ömrümüzün 1/3'ünü uykuda geçirdiğimizi ortaya atmışlardı. Geçtiğimiz bayram Çınarcık'ta dedemi ziyaret ettiğimde kendisine bu soruyu sordum; "sen ne dersin bu işe dedem?" dedim :) 93 yaşındaki adamın bana verdiği cevap, bana ilginç, ilginç olduğu kadar da mizahi geldi : "Doksanüç yaşındayım; dediğine göre 31 yılı uykuda geçse, 62 yıl yaşamışım... !!" allah uzun ömürler versin dede, yuttun beni :)
 
Bayan arkadaşlarım bu konuda çok daha iyi derecede bilgilidir aslında... Biz erkekler genelde saç kestirmeye gittiğimizde işimiz en fazla yarım saat sürer ama bayanlarda durum daha farklıdır :) Konu, zamandan ziyade beceriye ilişkin... Tanıdığım yada gördüğüm yada arkadaşlarımın tasvirleriyle kurguladığım bayan kuaförleri genelde kötü giyinimli, dövmeli, saçı başı dağınık aykırı tipler olabiliyor. "Saçı az keseceğim abla sen merak etme" diyerek deliler gibi kestiklerine, kısalttıklarına da çoğu zaman şahit olmuşluğum vardır. Şikayete maruz kalsa da bayan dostlarım hala aynı kuaförlere gitmekte ısrarcı oluyor :)
 
Bir insan, neden annesine kendi doğumunun saatini sorabilir ki ? Bunu çoğumuz yapmışızdır kesin... Astrolojik bulguların insanlararası ilişkileri etkilediğine kesinlikle inanırım ama bununla birlikte geçmiş nesillerin bu sorulara verdikleri tepkiler benim daha çok garibime gidiyor. "Neden soruyorsun, kim öğrenmek istiyor, değiştirebilecek misin ki sanki, sanırım 4 ama 5 de olabilir (hangisi anneeee)... ??"
 
Bazı insanlarda kesinlikle yiğitliğe ... sürdürmemeye yönelik davranış karakteristikleri vardır. Bunlara kimisi eksiklik der, kimisi bozukluk der, ben karakteristik diyorum çünkü hayatın rengi olduklarını düşünmeye başladım. Hayatımızın çoğunu stres altında geçirdiğimizi hesaba katarsak, bu tarz insanların yaklaşımları stresten çok mizahi yönümüzü kaşıyıp tebessüme neden olabiliyor. Öyle ki, "Soruya şöylecene bir baktım, okumadım bile, sonra bırak allahını seversen dedim bastım çıktım!" diyen güzel insana arkadaşı şunu diyebiliyor : "Okulda da boş kağıdı verince aynı şeyi söylüyordun, bilgi yarışmasına katılıp ilk soruda elendin, mal mısın evladım??" :)
 
İlkokulda, ortaokulda gıcık gelen tipler vardı. Öğretmen ev ödevi verir, ertesi gün kontrol edeceğini söyleyerek bizleri bir anlamda kontrol altında tutardı. Kimi yapar, kimi yatar, kimi harıl harıl çalışırdı hakikaten... Ertesi gün hepimiz ders başladığında gözümüzü öğretmenden ayırmazdık, korku salardı içimize "hangimize soracak" diye... Sonra önlerden bir ses gelirdi : "Öğretmenimmm... Ödevlerimizi kontrol edecektiniz?" ... Yapma işte, yapma be yaren :-/
 
Trafikte, yolda yürürken vs. çoğu zaman onlarla karşılaşıyoruz. Bazısı uğraşmıyor, bazısı da sticker gibi yapışıyor. Dilencilerden bahsediyorum; sadece onlar olsa yine iyi, Kadıköy'de Taksim'de hatta Caddebostan sahilde 1TL ve üzeri dilenen (dikkat edin, 50Kr değil), çiçeği zorla elinize tutuşturan çiçekçilerden de bahsediyorum aynı anda... Bizler her pazartesi "puff bu hafta biter mi" diyoruz da, acaba dilencilik sektörünün bu yapışkan personelleri de bizler gibi aynı soruyu soruyorlar mıdır diye aklımdan geçmedi değil hani...

Son olarak;
 
Kediler için kumun anlamı farklıdır, bizler için daha farklı... İçgüdüsel olarak, kuma pislemeyi davranış edinmiştir kediler... Bizlerse güneşlenmek için kum mekan arar dururuz. Bu bir yana, kediler sudan da nefret ederler. Daha şu ana kadar kedisini yıkayabilen bir arkadaşımı hatırlamıyorum. Bu hayvanlar temizliklerinden  kendileri sorumlular ya, ondan olsa gerek :) Neyse... Bugüne kadar kedilere dair çok acayip, o kadar ilginç ve komik birçok video izledim. Belgeselleri takip ettim. Dilleri olsa; "Dostum ya şu insanları anlamak zor, bütün gün tuvalette yatarak güneşleniyorlar, o da yetmiyor, üstüne suya giriyorlar suya!!" derler miydi... ?? :) 
 
 
 
 
 
 

24 Ağustos 2012 Cuma

Onuncu Köyün Peşinde...

Zamanın çok ötesinde bir mevzudur yalan; üzerine şarkılar yazılan, yazdıran, kendinden konuşturan bir mevzudur. Ta küçükken başlar yalanlar, önce ebeveynlerimiz bizi kandırır : “Seni leylekler getirdi yavrum, yaramazlık yaparsan seni polise bekçiye veririm” gibilerinden… Pek kalmadı gerçi bu zırvalıklar, artık herkes neyin ne olduğunu biliyor. 8 yaşında bir çocuğu çeviriyorum yolda, ufaklık dereye sulu götürüp susuz getiriyor beni... 


Sonra bir bakıyoruz, istediklerimizi elde etmek adına ufak çaplı yalanlara başvuruyoruz. Diyorum işte, önce ufaktan başlıyoruz. Bir yerlere gideceksek arkadaşlarımızla, ilk başvurduğumuz yalan “Arkadaşıma ders çalışmaya gidiyorum, onlarda kalacağım” oluyor. Öğretmen sözlüye kaldırdığında sorduğu soruları bilemezsek “Hocam çalışamadım, elektrikler kesikti” (klasiktir). Biriyle kavgaya tutuştuğunda okulda, “Hocam önce o başlattı” (Halbuki ilk tekmeyi yumruğu sen atmışsındır). Sene sonu karnende düşük not gelip de ailen sana nedenini sorduğunda “Ama anne, sınıfta herkesin notu düşük bu derste…” Sonra yetişkinlik dönemi gelir, bu kez yalanların rengi de boyutu da değişir. Değişiyor da… Yine istediklerini elde etmek adına düşünürsün, yalan söylemek senin için çok zararlı değildir gibi görünür. Ama ilerleyen dönemlerde bunun sıkıntısını yaşarsın; gerçekler ufak ufak ortaya çıktığı gibi, söylenen yalanlar da gerçek yüzünü gösterir. Rencide eder insanı…

İki boyutlu olduğunu söylüyorlar yalanın... Birincisi yalan söylenen kişiyi üzmemek, kırmamak hatta küskünleri barıştırmak adına kullanılan yalanlardır. Pembe yalanlar diyoruz bunlara... Bir de insana doğrudan zararı dokunan, kırıcı, aldatmaya yönelik yalanlar vardır ki bazen bunların kötü sonuçlar doğurmasını ne engelleyebilirsiniz ne de geriye döndürebilirsiniz. Ok yaydan çıkmıştır bir kere... 

Bir de gerçekler vardır; gerçekleri dibine kadar kullanır insan; bunları da "Doğrucu Mahmut" olarak nitelendiriyoruz. "Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar" atasözünün tanımladığı bir konudur zaten bu. Hayatı boyunca doğru da söylemiş olsa, bazen öyle anlar vardır ki kendini karşı tarafa inandıramaz, ispat dahi edemez. Ama aslında sürekli onuncu köyün peşindedir. Bilir ki, doğrular er geç ortaya çıkacaktır. Halbuki gerçekler apaçık ortadadır, gün be gün... Ama olan oldu mu, ölen öldü mü, biten bitti mi, doğruyu dağdan aşırıp getirse dahi faydasını sağlayamaz Mahmut... Bir de söylediği doğruların "yalan" olduğu düşünülüyorsa... İşte o zaman vay Mahmut'un haline...


17 Ağustos 2012 Cuma

Vazgeçilmez Lezzet Çorba

ben çorba severim Kim acıktığı zaman dumanı üzerinde tüten bir tas çorbaya hayır diyebilir ki? Üşüyünce, geniş sofralarda buluşunca, hafif bir şeyler yemek isteyince, hastalanınca yardımımıza koşan çorba, Türk mutfağının vazgeçilmez lezzetlerinden biri. Üstelik, hafif ve doyurucu yapısı sayesinde üç öğünde de zengin çeşitleriyle sofralarda yerini alıyor.

Çorba kelimesinin kökeninin ise Farsça "tuzlu haşlama" anlamında kullanılan "shorba"dan geldiğini biliyor muydunuz?

İyi beslenme anlamına gelen Sû ve Pô kelimelerinden türeyen çorba kelimesinin kökeni Sanskritçe'ye kadar dayanıyor.

Çorba: 10 bin yıldır tüketilen bir besin!

Yaklaşık 10 bin yıl öncesinde bile çorba hazırlandığını ve içildiğini gösteren kayıtlar mevcut. Et ve sebzeyle birlikte pişirildiğinde, malzemelerinin sahip olduğu besin değerlerinin bütünlüğünü taşıyan çorba, o tarihlerden günümüze kadar sofraların en değerli besinlerinden biri olarak kabul ediliyor.

Türk Mutfağı'nın da yıldızı

Dünyanın sayılı mutfaklarından birine sahip Türkiye ise çok zengin bir çorba kültürüne sahip... Mutfaklardaki altın standardın temsilcisi ev yapımı çorbaların yanında, klasik ve yöresel pek çok çeşidiyle hazır çorbalar tüketicilere mutfakta saatler harcatmadan, ailelerinin seveceği lezzetli ve değişik tarifler sunuyor.

Hazır çorbalar, her geçen gün tüketicilerden gelen talepler doğrultusunda geliştirilirken, geniş ürün yelpazesiyle tüketicilerin hijyenik koşullarda taze ve kaliteli malzemeler kullanılarak hazırlanan birbirinden farklı lezzetleri güvenle tüketmelerini sağlıyor.

Tarhanaya Dünyanın İlk Hazır Çorbası demek mübalağa sayılmaz…

Çorbayı oluşturan malzemelerin başında gelen yoğurdun çorba kültürüne kattığı en büyük eser, kuşkusuz tarhanadır. Bir zamanlar göçebe atalarımızın hazır yemeği olan tarhana, hala her zaman ve her yerde çabucak lezzetli bir yiyeceğe dönüşebilecek, taşınması ve saklanması en kolay ve muhteşem üründür.

Tıpkı tarhana gibi, hazır çorbalar da mevsiminde toplanan ve özenle seçilen sebze ve baharatların yüzyıllardır uygulanan, tamamıyla doğal bir koruma yöntemi olan kurutma işlemine tabi tutulması ve harmanlanmasıyla üretiliyor.

Yazın da çorba içilir

Çorba denilince çoğumuzun aklına dumanı tüten sıcacık bir tabak gelse de, Anadolu ve Türk mutfak kültüründe soğuk çorbaların da ayrı bir yeri vardır. Özellikle soğuk ayran kullanılarak
yapılan çorbalar, serinletici özellikleriyle yaz günlerinin hafif ama keyifli yiyeceklerine dönüşüyor. Bu tür çorbaların en başında Sivas'ta yapılan bulgurlu pazılı soğuk çorba ile buğday ve ayranla yapılan soğuk çorba yani ayran aşı çorbası geliyor. Sivas'ta pazı katılan soğuk çorbanın diğer bölgelerdeki yöresel çeşitlerine sarımsak ve nane gibi baharatlar eşlik ederken, kimi bölgelerde ise salatalık gibi yaz sebzeleri eklenebiliyor.

Siz de bir çorba severseniz lezzet dolu çorba dünyasını keşfetmek için www.bencorbaseverim.com adresini ziyaret edin…

Bir bumads advertorial içeriğidir.

16 Ağustos 2012 Perşembe

Bugün Bayram...

Malum, önümüz bayram... Bu sıcaklarda nasıl dayanacağız nasıl tutacağız derken bir ramazanı daha geride bıraktık... Hey Güzel Allahım... :) Bugünden sizlerle paylaşmak istedim ben de; henüz bugün 29.günü olsa da :)

Ramazan Bayramı, islam aleminde, oruç tutma ayı olan Ramazan'ın ardından üç gün boyunca kutlanan dini bayramlarımızdan biri... Bayramdan bir önceki gün, Ramazan ayının son günü olan arife olarak biliniyor. Hicri takvim, bir ay takvimi olduğu için yıllar güneşi temel alan miladi takvimden 11-12 gün kısadır. İşte bu yüzdendir ki Ramazan Bayramı her sene bir önceki seneden 11-12 gün daha erken kutlanır. Yaklaşık olarak her 33 ile 36 senede bir Ramazan ayı ve onu takip eden Ramazan Bayramı aynı günlere denk gelir.




Arapça kökenli bir sözcük Ramazan; anlamı da "Ramaza" yani çok sıcak olma kökünden geliyor. Bunun nedeni, muhtemelen oruç ibadeti ilk uygulanmaya başlandığında yaz aylarına tekabül ediyor olması...  Ramazan Bayramı, Hicret'in ikinci yılından sonra kutlanmaya başlanmış. Bu bayramda yapılması gereken tüm törenler ve ibadetler peygamber efendimiz tarafından bizzat düzenlenmiş.

Ramazan Bayramı, Ramazan ayı boyunca tutulması farz kılınan orucun da sonunu ifade ediyor. Bir ay boyunca nefsiyle amansız bir savaş veren müslümanlar için  tam manasıyla bir bayramdır gerçekten de bu 3 gün... Ramazan Bayramı'nın ilk günü Şevval ayının birinci günü olarak kabul görmektedir. Dolayısıyla o gün oruç tutulması haramdır. Çünkü mideler için ziyafet zamanıdır artık... :) Ayrıca müslümanlar zekat görevini bu bayramda yerine getirirler.

Ramazan Bayramı'nın ilk gününde camilerde bayram namazı kılıyoruz. Bayram boyunca eş, dost, akraba ziyaretleriyle birbirimizin bayramını kutluyoruz. Bu ziyaretler esnasında genellikle kolonya, tatlı ve şekerlemeler ikram ediyoruz misafirlerimize... Bayramda bakımlı ve temiz olmak adettendir derler. Herkes en yeni kıyafetlerini giyiyor. Ramazan bayramında çocuklara ailelerin bütçesi elverdiğince yeni kıyafetler alınıyor. Bazı büyükler ellerini öpen çocuklara hediye veya harçlık veriyorlar. Çocuklar ufak gruplar halinde kapı kapı dolaşarak şekerleme topluyorlar. (..mış!!)

Ama artık hiçbirşey eskisi gibi değil; mendiller içinde gıcır gıcır banknotlar verilmiyor çocuklara... Hatırlarım, 7-8 yaşlarındayken anneannem olsun, dedem olsun desenli mendiller içerisinde bana üzerinde Fatih Sultan Mehmet'in bulunduğu 1000 TL'lik banknotlardan verirlerdi. Akşama kadar kimbilir kaç kere sayardım o parayı... Şimdilerde küçükler büyüklerinin ellerini bile öpmüyor. En basitinden bayram, kelime anlamından çıkıp mantalite olarak "tatil" ile eş anlamlı kabul edilmekte... Bayramdan bir hafta öncesini yada arifeyi bayram ile bağlayarak uzak yada yakın, bir yerlere kaçma çabasındayız toplum olarak... Hem kızıyor hem hak veriyorum. Kızıyorum; çünkü koptuk artık geleneklerimizden, büyüklerimizi ziyaret etmektense güneş altında yatmayı tercih ediyoruz. Ama unutuyoruz, biz de yaşlanacağız, torunlarımız çocuklarımız ziyarete gelmediğinde, bugün büyüklerimize ne hissettiriyorsak o gün onları hissedeceğiz.
Güneşlenmek Dişlere de İyi Geliyor
Hak veriyorum; çünkü hepimiz iyi kötü iş sahibi olduğumuzdan zamanımızın büyük kısmını çalışarak geçiriyoruz ve dinlenmek de hakkımız... Bilemiyorum, en güzeli "ne şiş yansın ne kebap" misali, sabah büyüklerin ziyaretini tamamlar tamamlamaz dinlenebilmek adına bir yerlere kaçmak sanırım...

Tutulan oruçları, edilen duaları kabul etsin Yaradan...


ŞEKER BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN...



13 Ağustos 2012 Pazartesi

1000 Aydan Hayırlı Gece...


Bu gece Kadir Gecesi... Bu bölümde, bin aydan daha hayırlı olduğu buyurulan ve inanılan kadir gecesi üzerine çeşitli bilgilere ulaşabileceksiniz.

Kitabımız Kur’an’da adı geçen tek ay Ramazan ayı; tek gece de Kadir Gecesidir. 
O gece gerçekleşecek olaylarsa indirilmiş Kadr suresinin sonunda şöyle ifade ediliyor: "O gecede melekler ve Cebrail, Rablerinin izniyle her iş için arka arkaya iner. O gece, tan yerinin aydınlanmasına kadar büyük bir selamettir."

Kadir Gecesinin en önemli özelliği, cin ve insanlara iki alem mutluluğu veren kitabımız Kur’an-ı Kerimin bu gecede dünyamıza indirilmiş olmasıdır. Bu geceyi dua ve ibadetle geçiren kişi, ancak 80 sene gibi uzun bir ömürde kazanabileceği sevabı bir gecede elde etme şansını yakalar; inanış bu yöndedir.

"1000 aydan hayırlıdır" denmesinin nedeni...

"Bin ay" 83 sene 4 aylık bir süreye denk geliyor. Bu da bir insan için ortalama bir yaşam süresi demek... Bir rivayete göre Peygamber efendimiz sahabelerine, İsrailoğullarından dört kişinin 80 sene boyunca hiç günah işlemeden ibadet ettiklerini anlatmış. Sahabeler bunu hayretle karşılamışlar. Cebrail gelip "Ya Muhammed, ümmetin o birkaç kişinin 80 sene ibadetine hayrete düştüler. Allah sana ondan daha hayırlısını indirmiştir" diyerek Kadir Suresini okumuş.

Diğer bir rivayette ise Peygamber efendimize bütün ümmetlerin ömürleri gösterilmiş. Kendi ümmetinin ömrünü kısa görünce, ömrü uzun olan ümmetlerin amellerini düşünmüş. Kendi ümmetinin bu kısa ömürlerinde yaptıkları amellerle onlara ulaşamayacakları endişesi içinde üzülmüş. Yüce Allah da elçisine, bu üzüntüsü üstüne Kadir Gecesini vererek elçisinin ümmetinin bir gecesini diğer ümmetlerin 1000 yılından daha hayırlı kılmış.

“Kadir” kelimesinde “tazyik” manası olduğunu öğrendim. Buna göre kadir gecesinde yeryüzüne o kadar çok melek inermiş ki, dünya onlara dar gelirmiş. Kur’an-ı Kerimi Peygamber efendimize vahiy yoluyla getiren Cebrail başta olmak üzere tüm melekler yeryüzüne inerek bu gecedeki ilahi ortamı şenlendirirlermiş. İnananların etrafını kuşatarak onlara Yüce Allah'ın bağış ve rahmetini müjdelermiş melekler... Hatta bir hadiste, "O gece yeryüzüne inen meleklerin sayısı çakıl taşlarının sayısından çok daha fazladır" buyuruluyor.

Bunun için inananlar için bu geceyi mümkün olduğunca değerlendirmek önemlidir. Dua ve ibadetle geçirilmesinde büyük sevap olduğu belirtiliyor. Kadir Gecesini değerlendirmek adına namaz kılınırmış; dua edilmesi de tavsiye edilirmiş çünkü bu kutsal gecede Yüce Allah kimselerin dualarını karşılıksız bırakmazmış.

Kadir Gecesinin Ramazan’ın hangi gecesine rastladığı hususunda da pek çok rivayet olmakla birlikte, Ramazan’ın son 10 gününde aranması gerektiği ifade ediliyor. Bazı hadislerden de 27.gecesine denk geldiği anlaşılıyor. Bu hala bir muamma tabi... "Onu yirmi yedinci gecede arayınız" şeklinde bir hadis zaten mevcut...

Hazret-i Ayşe bir kadir gecesinde Peygamberimize şunu sormuş : "Ya Resulallah, Kadir Gecesinde nasıl dua edeyim?" Peygamber efendimizin cevabı "Allah’ım, Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affeyle" şeklinde olmuş...




"KADİR GECENİZ MÜBAREK OLSUN, ALLAH BU GECE ETTİĞİNİZ DUA VE YAPTIĞINIZ İBADETLERİ KABUL ETSİN" DİLEKLERİMLE...





9 Ağustos 2012 Perşembe

Ramazan'da İyilik Yapmak İster misin?

Bugün sizlere uzun uzadıya birşeylerden bahsetmeyeceğim dostlar...


Bugün konumuz iyilik... Hepimiz hayatımızda farkında olarak yada olmayarak iyilikte bulunuyoruz. Ama hazır ramazan ayı içerisindeyken kolaylıkla yapılabilecek ve çok külfete malolmayacak bir iyilikten haberdar etmek istiyorum sizi...

Bayram yaklaşıyor. Etrafımızda gördüğümüz yada göremediğimiz ihtiyaç sahipleri mevcut... Bugün, etrafımızda birçok alışveriş merkezi, hipermarketler, süpermarketler bulunuyor. Bu ay içinde, fitre, zekat gibi yardımlarımızın yanısıra, çevremizdeki marketlerin ramazan iftar sofrası paketlerini de ihtiyaç sahiplerine ulaştırabiliriz. Zira herbirinde her keseye uygun iftar kolileri mevcut. Yazımı bir reklam olarak görmemeniz önemli, çünkü burada kullanacağım bazı lokasyonların unvanları marka değeri taşıyor olsa da amacım sadece sizleri belki gördüğümüz ama çok da dikkat etmediğimiz bir konuda bilinçlendirmeye çalışmak aslında... Sonuçta, hangimiz günde aşağıdaki fiyatlardan daha da fazlasını harcamıyoruz ki?

İşte bir kaç market paketleri ve ücretleri:

Şok Marketleri - Ramazan Paketi: 39,95TL

Carrefour - Ramazan Paketleri: 29,90TL - 59,90TL - 69,90TL - 99,90TL

Migros - Ramazan Paketi: 44,90TL

Kim Marketleri - Ramazan Paketi: 69,90TL

Real Hiper Marketleri - Ramazan Paketi: 47,90TL

Kumdan Kale : Şehitlerin Ellerinden Yükselen Zafer...

<<<  Bu yazımı, 30 Ağustos Zafer Bayramı'nda yayınlayarak günün anlam ve ehemmiyetine atıfta bulunmayı arzu ediyordum açıkçası... Ancak milletçe başımızdan bir türlü defedemediğimiz terör belası yüzünden verdiğimiz acı kayıplarımız, yani şehitlerimize ithafen bugün yayınlamaya karar verdim. >>>



Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı’nda Türk Toprağının kaderini belirleyen ve 137,000 şehit verilen Büyük Taarruzu, Kütahya’nın Dumlupınar ile Altıntaş ilçesine bağlı Zafertepe Çalköy beldesinden yönetti.

Kare kare büyük taarruz ! 3Milli mücadele yıllarında önemli görevler üstlenen, işgal yıllarında büyük yararlılıklar gösteren Kütahya’da, 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması sonrasında, Türkiye Büyük Millet Meclisinin antlaşmayı tanımadığını ilan etmesi üzerine Yunan işgali hızlandı. Yunanlar 13 Temmuz'da Altıntaş’a, 14 Temmuz'da Tavşanlı’ya, 17 Temmuz'da Emet ve Kütahya’ya, 3 Eylül'de Simav’a, 5 Eylül'de de Gediz’e girdiler. 28 Temmuz 1921’de Kütahya’ya gelen Yunan Kralı Konstantin, “Savaş Konseyi”ni burada toplayıp Ankara üzerine yürüme kararı çıkardı. Yunan Ordusunun bu ilerleyişi karşısında Türk Ordusu, Sakarya’da Başkomutan Mustafa Kemal komutasında dünya savaş tarihinde örneği görülmeyen bir taktikle büyük bir zafer kazandı.

Sakarya’da durdurulan düşman ordusunu tamamen yurttan atmak amacıyla bir yıl kadar süren hazırlık döneminden sonra, Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk, 26 Ağustos 1922’de Büyük Taarruzu başlattı. Bu çarpışmalar sırasında Türk askeri, tarihinin her döneminde görülen kahramanlık ve fedakarlıklarına yenilerini ekledi. Başkomutan Mustafa Kemal’in 30 Ağustos 1922’de Zafertepe’den bizzat yönettiği Büyük Taarruzda Allıören, Keçiler, Kızıltaş Deresi yolunun iki yanındaki Yunan birlikleri tamamen sarıldı ve imha edildi. Bazı Yunan birlikleri ile General Trikopis ve General Diyenis’in de aralarında bulunduğu birçok Yunan komutanı ise Kızıltay Deresi bölgesinde açık kalan alandan kaçtılar.

İlk Hedefiniz Akdenizdir, İleri !!!

Çalköy’de yıkık bir evin avlusunda kırık bir kağnı arabasının üzerinde durum değerlendirmesi yapan Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, İsmet ve Fevzi Çakmak Paşalar, Yunan Ordusunun yeniden savunma düzenine geçmesini önlemek ve Yunanları mağlup etmek için İzmir’e girmek gerektiği görüşüne vardı. Mustafa Kemal, burada Batı Cephesindeki tüm subay ve erlere okunmak üzere bir bildiri yayınladı. Bildiride şöyle deniyordu:

Kare kare büyük taarruz ! 12“Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları; Afyonkarahisar - Dumlupınar büyük meydan muharebesinde, zalim ve mağrur bir ordunun temel varlığını inanılmayacak kadar az bir zamanda yok ettiniz. Büyük ve seçkin ulusumuzun fedakarlıklarına layık olduğunuzu kanıtladınız. Sahibimiz olan büyük Türk Ulusu geleceğine güvenmekte haklıdır. Savaş alanlarındaki başarı ve fedakarlıklarınızı yakından görüp izliyorum. Ulusumuzun size olan övgülerinin iletilmesine aracılık etme görevinin arkasını bırakmayacak, sürekli olarak yerine getireceğim. Ödüllendirme için Başkumandanlığa öneride bulunulmasını, cephe kumandanlığına buyurdum. Bütün arkadaşlarımın, Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri de verileceğini göz önünde bulundurarak ilerlemesini ve herkesin akıl gücünü ve yurtseverliğinin kaynaklarını kullanarak, savaşmayı bütün gücüyle sürdürmesini talep ederim. Ordular, İlk Hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”

Böylece Kütahya 30 Ağustos Zaferi ile düşman işgalinden kurtarılırken, bunu 1 Eylül'de Gediz, 3 Eylül'de Emet ve Tavşanlı ilçelerinin kurtuluşları izledi. 9 Eylül'de İzmir’de Yunan ordusunu denize döken Türk ordusu, Mustafa Kemal’in emrini büyük bir başarı ile yerine getirdi.

Tepeyi, Belirttiği Sürede Alamayınca İntihar Eden Şerefli Albay...

Büyük Taarruz'un dramatik ve bir o kadar da ilginç hikayeleri vardır. Bu hikayelerden biri de Büyük Taarruzda 57. Tümen Komutanı olan ve Çiğiltepe’nin  alınmasının yarım saat gecikmesi üzerine görevini yerine getirememenin üzüntüsü ile kendisini vuran Albay Reşat Bey’e ait.

Mustafa Kemal Atatürk, Albay Reşat’ın şehit oluşunu TBMM’de şöyle anlatıyor:


“Bir taarruz gününde en sol kanatta 57. tümenimiz taarruz ederken, kuvvetlerini biraz birbirinden uzakça bulundurmuştu. Bu nedenle düşman üzerinde kalıcı bir etki yapamıyordu. O tümenin kumandanı Reşat Bey adında bir albaydı. Bu kişiyi çok eskiden tanıyordum ve beraber muharebe yapmıştık. Suriye’de çok muharebeler yaptık ve çok kıymetli bir askerdi. Şahsen bana çok güveni vardı. Telefonla sordum: ‘Niçin hedefinize hakim olamadınız?’ dedim. cevaben dedi ki; ‘Yarım saat sonra bu hedeflere varmış olacağız’. Halbuki yarım saat sonra bu hedefler elde edilememişti. Tekrar sorduğum zaman telefonda Reşat Bey’in son bir veda namesini okudular. Orada diyordu ki; ‘Yarım saat zarfında size o mevkileri almak için söz verdiğim halde, sözümü tutamamış olduğumdan dolayı yaşayamam’. 15 dakika sonra Çiyiltepe alınmış, ancak şehit komutan Albay Reşat Bey bu müstesna anı görememiştir. Ruhu şad olsun.”Not : Zaferden sonra buraya, Albay Reşat Çiğiltepe Anıtı yapılarak anısı ölümsüzleştirildi.


Kurtuluşa Dair Bir Başka Dramatik Anekdot : Baba Oğul Destanı...


Çetmilli Ali Çavuş, yüzbinlerce vatan evladı gibi cepheye giden askerlerden biriydi. Aradan 11 yıl geçmiş, Çetmilli Ali Çavuş cepheden cepheye koşmuş, her mevzide her siperde bağımsızlık günlerinin hayalini kurarken, cepheye giderken 8 yaşında olan oğlu Mehmet ile karısına kavuşacağı günleri beklemekteydi.

Çetmilli Ali Çavuş'un hayalleri, Dumlupınar mevzilerinde gerçek oldu. 8 yaşındayken bırakıp gittiği Mehmet dağ gibi bir delikanlı olmuş, kader ikisinin yollarını aynı cephede birleştirmişti. Alay sancaktarı Mehmet Onbaşı ile Çetmilli Ali Çavuş’un cephede karşılaşmaları ve hasret gidermeleri herkesin gözlerini yaşartmış ve bir o kadar da mutlu etmişti. Artık baba ile oğul bu vatan için bir sancağın peşinde omuz omuza çarpışacaklar ve Çetmilli Ali Çavuş’un hayallerini birlikte gerçekleştireceklerdi.

Gün bugündü ve baba oğul sıkıca sarıldılar, birbirleriyle helalleştiler. “Hücum” sesiyle yağmur gibi gelen mermilerin önüne atıldılar. Ali Çavuş bir kurşunla yığıldı yere, ne acı ne de hüzün vardı gözlerinde; 11 yılın evlat özlemi mermi sesleri arasında son bulmuştu. Dudaklarından iki kelime döküldü şahadete ererken; “Vatan sağ olsun.”

Çetmilli Ali Çavuş şehit düştü, hem de oğlu Mehmet’in kollarında. Gözyaşını içine attı Mehmet. Gün ağıt yakacak gün değildi. Kaptı alay sancağını, yürüdü izmir’e doğru. En önde o koşuyor kanlı siperlere ilk o dalıyordu. 9 Eylül'de İzmir önlerinde bir kurşun da onu buldu.

Kader bu dünyada beraber olmayı nasip etmedi Ali Çavuş ile oğlu Mehmet Onbaşı’ya ama onların ve onlar gibi onbinlerce Mehmetçiğin bu kahramanlıkları ile kurtuldu vatan toprağı...




O dönem vatan toprağının kurtuluşu ve bekası için binlerce şehit verildi, kanları döküldü, yuvalar yıkıldı, ocaklar söndü... Bugün ise öyle bir noktadaki Cumhuriyet; 20'li yaşlarında kumdan kalelere nöbete gönderdiğimiz vatan evlatlarını beşer onar yitiriyoruz. Analarımızın yüreklerindeki ateş sönmüyor, yanmaya devam ediyor...

RUHUNUZ ŞAD, MEKANINIZ CENNET OLSUN... VATAN SİZE MİNNETARDIR...



Devrim niteliğindeki DeFi Protokolü IPOR 22 Mart 2023'te Bitget'te listelenecek

  Bitget, geleneksel finans oyuncuları için IPOR pratik çözümü ile DeFi ve TradFi arasındaki boşluğu dolduracak Victoria, Seyşeller, 20 ...