21 Ekim 2012 Pazar

Nice Mutlu Bayramlara... Sevgiyle, Sevdiklerinizle...

Malumunuz; hemen önümüz Kurban Bayramı.. Bizim için genelde tatil manasına gelse de bugün blogumda Kurban bayramının kökeninde yatan ve çoğumuzun da vakıf olduğu bir hikayeyi anlatmak istedim.  
Hz. İbrahim'in, eşi Sara'dan çocuğu olmuyordu ve İbrahim, bir çocuğu olması durumunda bunu Tanrı'ya kurban olarak adayacağı üzerine yeminler etmekteydi. Bir gün bu dileği yerine geldi, bir erkek evladı olmuştu sonunda. Çok da güzel bir erkekti bu çocuk. Adını "İshak" koymuşlardı. İshak tam da gençlik çağına geldiğinde babası İbrahim'in unutmak istediği ama üzerine yeminler ettiği o sözü Tanrı tarafından İbrahim’e hatırlatıldı:
"İshak'ı, sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git, orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu kurbanlık olarak sun."
İbrahim İshak'a, "Oğlum; kurbanlık için yaradan bize kuzuyu kendisi sağlayacak" dedi. Aslında kendisinin kurban edileceğinden haberi yoktu İshak’ın… İkisi birlikte yürümeye devam ettiler. Tanrı'nın kendisine belirttiği yere varınca İbrahim bir sunak yaptı, üzerine odunlar dizdi. Oğlu İshak'ı bağlayıp sunaktaki odunların üzerine yatırdı. Onu boğazlamak için uzanıp bıçağı aldı. İshak olanlar karşısında şaşkındı ama babasına duyduğu güven her şeyi kabullenmesine de neden olmuştu. Birden Yüce Allah’ın meleği göklerden, "İbrahim, İbrahim!" diye seslendi. İbrahim ise "İşte buradayım" diye karşılık verdi. Melek, "Çocuğa dokunma" dedi, "Ona hiçbir şey yapma. Şimdi Tanrı'dan korktuğunu anladım, biricik oğlunu ondan esirgemedin." İbrahim çevresine bakınca, boynuzları sık çalılara takılmış bir koç gördü. Oğlunun yerine onu kurban olarak sundu.
Kur'an metinlerinde ise bahsi geçen çocuğun "Yumuşak huylu bir erkek çocuk" olmasından bahsedilip ismi belirtilmemiştir. Fakat genelde “İsmail” olarak tasvir ediliyor ve biz müslümanlar çocuğun “İsmail” olduğuna inanıyoruz.
Kurban Bayramı, Hicri Takvime göre Zilhicce ayının 10. gününden itibaren 4 gün boyunca kutlanan bir dini bayramdır. Ramazan Bayramı ile beraber İslamiyette kabul edilen en önemli iki bayramdan da biridir. Bu bayram, aynı zamanda İslam aleminin her yıl Mekke'de hac görevini yerine getirdiği dönemdir. Hicri takvim bir ay takvimi olduğu için, yıl ölçüsü olarak güneşi baz alan miladi takvimden 11-12 gün kısadır. Bu nedenle Ramazan bayramı da, Kurban Bayramı da her sene 11-12 gün daha erken kutlanır. Yaklaşık 33 senede bir bu bayramlar aynı tarihlere denk gelmektedir.
Hepinize Hayırlı Bayramlar; Sevdiklerinizle Mutlu ve Sağlıklı Geçirmeniz Dileklerimle...

İyi Tatiller…

14 Ekim 2012 Pazar

Devşirmeden Gelen Hasodabaşı

Muhteşem Yüzyıl adlı diziyi ilgiyle takip ediyoruz; Tarihi gerçeklik ve rivayetlerden alındığı kadarının ötesinde detaylarıyla karakterler konusunda bilinmeyen noktaları araştırmaya koyulmuştum. Bu yazımın konusu, Hürrem'in başbelası olan Pargalı...
pargalı ile ilgili görsel sonucuBugün Yunanistan sınırlarında kalan Parga yakınlarındaki bir köyde dünyaya geliyor İbrahim. Babası bir balıkçı... 6 yaşında korsanlar tarafından kaçırılarak Manisa'da dul bir kadına satılıyor; bu kadın İbrahim'in eğitimine önem vererek onu hem keman benzeri bir müzik aletini iyi çalabilecek şekilde, hem de birçok alanda en iyi şekilde yetiştiriyor o dönem. Şehzade Süleyman Manisa'da sancakbeyi olarak görev yaptığı sırada karşılaştığı ve arkadaşlık kurduğu İbrahim'i maiyetine alıyor çok sonraları.
Sultan Süleyman'ın maiyetinden kendi idamına kadar geçirdiği yıllar boyunca İbrahim, hünkarın yakın arkadaşı ve danışmanı oldu. Süleyman'ın padişah olmasından sonra, onunla birlikte İstanbul'a geldi ve Osmanlı Devleti'nde Sadrazamlık, Anadolu ve Rumeli Beylerbeylikleri ve Seraskerlik dahil olmak üzere en üst düzeylerde görevler aldı. Önce Hasodabaşılık görevine atanarak bu noktadan sonra kendi yetenekleri ve padişah ile aralarındaki sıradışı güven ilişkisi sayesinde hızla yükseldi. İbrahim Paşa'nın dönemindeki gücünü ortaya koyacak en önemli veri; Sultan Süleyman tarafından Seraskerlik makamına getirildiğinde imparatorluğun o güne dek 4 tuğ ile simgelenen gücünün 7 tuğa çıkarılması ve İbrahim Paşa'nın da 6 tuğ taşımaya yetkili kılınmış olmasıdır. Padişahtan tek eksiği hilafet tuğudur. Tarihi gerçekliği tartışmaya açık olsa da, Sultan Süleyman'ın kardeşi Hatice Sultan'la evlenmesi de iktidar yolunda ilerleme kaydetmesinde büyük rol oynamıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun o dönemde bilinen dünyayı şekillendiren üstün dış politikasının kontrolü tamamen İbrahim Paşa'nın elindedir. İşte Süleyman’a olan bu yakınlığıdır zaten Hürrem’i çıldırtan…
Venedik diplomatlarının İbrahim Paşa'ya Muhteşem Süleyman'a atıfla "Muhteşem İbrahim" dedikleri rivayete konudur. Pargalı İbrahim Paşa'nın en çok konuşulan faaliyetlerinden biri de Mohaç Meydan Muharebesi sonrasında Budin'den İstanbul'a getirerek sarayına diktirdiği mitolojik heykellerdir. "Üç Güzeller" olarak anılan bu heykeller her ne kadar ilgi uyandırsa da, bazı çevreler tarafından put olarak görülmüş ve hoş karşılanmamıştı.
Makbul İbrahim Paşa'nın ölümüyle ilgili pek çok neden öne sürülmektedir. Avusturya'yla 1533 yılında yapılan barış görüşmeleri sırasında elçilere devletin kudretinden bahsettikten sonra kendi gücünü şöyle vurgulamıştır:
"Bu büyük devleti idare eden benim; her ne yaparsam, yapılmış olarak kalır. Zira bütün kudret benim elimdedir; memuriyetleri ben veririm, eyaletleri ben tevzi ederim; verdiğim verilmiş, reddettiğim reddedilmiştir. Büyük padişah bir şey ihsan etmek istediği yahut ihsan ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam, gayr-i vaki gibi kalır; çünkü her şey; harb, sulh, servet, kuvvet benim elimdedir."  (epey iddialı bir söylem aslında)
Bu sözlerle İbrahim Paşa'nın iktidar hırsının hangi boyutlara ulaştığını görebiliyoruz sanırım. İbrahim Paşa özellikle Irakeyn Seferi sırasında padişahtan kendisini soğutmaya başlamıştı. Şu sıralar diziden izlediğimiz kaosun başlangıcı da burası zaten… Defterdar İskender Çelebi'yi idam ettirmesinin padişahı ondan soğutan nedenlerden birisi olduğu düşünülür. Ayrıca İbrahim Paşa ile ilgili kendisine hediye olarak gönderilen Kur'anları kabul etmediği, devşirme kökenli olmasından ötürü Hristiyanlık inancını taşımaya devam ettiği, eşiyle ilgilenmediği, bazı entrikavari cinayetleri sakladığı yönünde söylentiler yayılmıştır. Bu nedenle Kanuni, 1536 yılında Pargalı'nın gücünün gittikçe artmasından kaygılanarak ölüm emrini vermiştir. Şehzade Mustafa'yı desteklemesinden dolayı ölümünde Hürrem Sultan'ın da büyük bir rol oynadığı rivayet edilir. Kaldı ki kendisi Şehzade Mustafa'nın da Lalasıydı.
İbrahim Paşa, bir Ramazan gecesi iftar için saraya davet edildi. İftardan sonra dört dilsiz cellat tarafından boğuldu.

4 Ekim 2012 Perşembe

Aşkını Duvarlara Kazıyan Mimar

Bir önceki blog paylaşımımda sizlere Hürrem Sultan'dan bahsetmiş, Kanuni ile Hürrem’in aşklarının bir meyvesi ol Mihrimah Sultan'a ilişkin ufak bir sırrı paylaşmıştım. Şimdi biraz bu konuya değineceğim.
İstanbul… Neresinden, hangi köşesinden bakarsak bakalım, Osmanlı kültürünü yansıtan tarihi eserlere rastlamaktayız. Bu şehrin olmazsa olmaz silüet objelerinden biri de camiler... İşte bu camilerden ikisi Mihrimah Sultan’ın adını taşımakta… Her ikisi de Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan'ın isteği doğrultusunda yaptırılmış.

Bunlardan ilki Üsküdar ilçesinde bulunan “Mihrimah Camii”dir. Üsküdar iskelesinin karşısında yeralıyor ve "İskele Camii" olarak da adlandırılıyor çevre sakinlerince... 1547 yılında Mihrimah Sultan’ın isteğiyle Mimar Sinan ilk temelini attırıyor caminin... Bu caminin kubbesi, üç yandan yarım kubbe üstüne oturtulmuş; zaten Mimar Sinan bu tekniği ilk defa bu camide denemiş.




Bahsi geçen diğer cami ise Edirnekapı sınırlarında bulunan “Mihrimah Camii”… "Edirnekapı Camii" diye de anılıyor. Şehrin en yüksek yerlerinden birinde bulunan bu cami, 1562-1565 yıllarında yine Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Kubbe yüksekliği 38 metre olan bu cami küçük bir camidir aslında...

Gelelim bu camilerin yapılmasının altında yatan gerçeğe…
Mihrimah Sultan İle Mimar Sinan…
Mihrimah, yani Mihrü Mah, Farsça’da “Güneş ve Ay” anlamına geliyor. Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan 17 yaşına geldiğinde, iki kişi onunla evlenmek istiyor. Kızla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa, diğeriyse Mimar Sinan... Süleyman, Hürrem’in iktidar hırsıyla ikna yeteneğini kullanması sonucu Mihrimah’ı elbette ki Rüstem Paşa’ya veriyor ve paşayı sadrazamlığa yükseltiyor.
Gerçi Mimar Sinan evlidir, 50 yaşını da aşmıştır artık ama Mihrimah Sultan’a da deliler gibi aşık olmaktan kendini kurtaramamıştır. Evet, sevdiğine kavuşamamıştır ama aşkını da farklı bir biçimde yaşayarak olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır. Üsküdar’daki caminin, Saray’ın isteğiyle elbet, 1547 yılında Mihrimah Sultan Camii adıyla temelini atar ve 1548’de bitirir. Camiyi yaparken, eserine sanki “etekleri yerleri süpüren bir kadının” dış çizgilerini verir.
Derken, ilk kez padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı’da, pek kimselerin uğramadığı ıssız ama İstanbul’un en yüksek tepelerinden birine, ikinci bir eser yapmaya koyulur Mihrimah Sultan için… Cami küçüktür. Minaresi 38 metredir yalnızca, çok dikkat çekici değildir. Bir adet incecik kubbesi üzerindeyse 161 pencere, camiin iç güzeliğini aydınlatmaktadır. İçerdeki sarkıtlar ve minare kenarlarındaki işlemeler, Mihrimah Sultan’ın upuzun saçlarını anımsatır insana. Rapunzel misali...
Aşka adanmış, aynı adı taşıyan iki sanat eseridir işte bu camiler...

Daha önce denediniz mi bilmiyorum. Edirnekapı ve Üsküdar’daki camileri aynı anda görebileceğiniz bir yer seçin ve özellikle 21 Mart veya 23 Eylül’de (ki yakın tarihte bunu kaçırmış durumdayız aslında) yani geceyle gündüzün eşit olduğu günde her ikisini seyretmeye koyulun.
Göreceğiniz manzaraysa şudur;
 
Edirnekapı camiinin tek minaresinin ardından kıpkırmızı güneş batmakta iken, Üsküdar’daki caminin ardından ay doğmaktadır. Ve ilginç olan şudur ki; 21 Mart Mihrimah Sultan’ın doğum günüdür.

30 Eylül 2012 Pazar

Los Turcos - Deportivo

Geçtiğimiz günlerde televizyonda İspanya Ligi maçlarından birini seyretmekteyken gözüme hoş ve bir o kadar da ilginç bir kare çarptı. Bir Türk takımıyla oynanmıyor olmasına rağmen statta Türk Bayrakları dalgalanmaktaydı. Araştırdım; işin tarihi gerçekliğini buldum. Futbola ilişkin olmasından ötürü konunun bayan arkadaşlarımın ilgisinden uzak olacağını düşünmekle birlikte yine de ilginç olabileceğini de düşünerek tüm arkadaşlarımla paylaşmayı istedim.
Hikayenin aslı şu : 

Osmanlı İmparatorluğu'nun önemli denizcilerinden Barbaros Hayrettin Paşa, donanmasıyla İspanya'ya hücum etmişti. İspanya'nın Galiçya Bölgesinin gençleri de, Barbaros'a çeşitli konularda yardım ederek Vigo kentinin büyük tepkisini çekti. Vigo halkı Galiçya'nın, Barbaros'a verdiği destek nedeniyle Coruña'da yaşayanlara, "Türkler" demeye başladı. Coruña halkı da, Celta Vigo'lulara, Portekizlilere yakınlıkları sebebiyle, "Hain" yakıştırması yaptı. Bu yıllarca böyle sürüp gitti.



İki komşu şehir arasında yaklaşık 500 yıldır süren gerilim günümüzde yerini futboldaki rekabete bıraktı. Deportivo La Coruña taraftarı günümüzde halen statları Estadio Riazor'u dev Türk bayrakları ile süslerken, genellikle Celta Vigo ve Avrupa Kupalarında Yunanistan takımları ile eşleştiklerinde oynadıkları maçlarda İstiklal Marşı'nı da okumaya devam ediyor.

13 Eylül 2012 Perşembe

GALATASARAY ... Bir Efsanenin Doğuş Hikayesi

Bir Galatasaraylı olarak taraftarı olduğum kulübün tarihine değinmek istiyorum biraz da... Bu yazımda ezeli rakiplerimiz, ebedi dostlarımıza ne bir dokundurma ne de ince bir alay söz konusu olacak. Sadece Galatasaray'ın doğuş hikayesiyle karşınızdayım...






Galatasaray Spor Kulübü, Türk Spor Tarihi'ndeki öncü olma özelliğini hiç kuşkusuz içinden doğduğu ve yine öncü bir kurum olan Galatasaray Lisesi'nden (Mektebi Sultani) almıştır. Okul ile kulüp arasındaki bu bağ, yadsınamayacak bir gerçeklik ve övünç kaynağıdır biz Galatasaraylılar için... Ancak bunu da çok az kişi bilir. Devlet adamı yetiştirmek amacıyla II.Beyazıt tarafından 1482'de kurulan mektep, adını kurulduğu bölgeden alır ve "Galata Sarayı" olarak anılmaya başlar.

Okul modern konumuna 1 Eylül 1868'de Sultan Abdülaziz döneminde kavuşur. Okul' un yeniden yapılanmasıyla birlikte, Türkiye'de de gerçek anlamıyla ilk sportif çalışmalar başlamış olur ve okulda Beden Eğitimi dersi jimnastikçi 'Monsieur Curel' tarafından eğitim programına konur. Bu atılımlar gerçekten bir devrim niteliği taşımaktadır aslında... Curel, modern aletler eşliğinde çalıştırdığı öğrencilerini sportif açıdan geliştirirken, 1870 yılında onlar için Kağıthane'de bir idman Bayramı düzenler. Etkinlikte başarı gösteren sporcular değişik ödül ve madalyalar kazanır ve yarışmaların sonunda öğrencilere "kuzulu pilav" ikram edilir. Bu da, sonraki yıllarda bir başka geleneğin başlangıcını oluşturur.

Curel'den sonra görevi devralan yabancı spor hocaları (M. Moiroux, Signor Martinetti, Stangali gibi), jimnastik ve atletizmin yanı sıra, değişik branşlara da eğilerek (yüzme, kürek, aletli jimnastik), bir ilki daha başlatmış olurlar. Bu çalışmaların ürünü çok geçmeden alınmaya başlanır ve adı Türk Spor Tarihi'ne altın harflerle yazılan Faik Üstünidman'ın yanı sıra, Binbaşı Mazhar Kazancı, Abdurrahman ve Ahmet Robenson kardeşler GS Lisesinde görev alıp, izcilik, tenis, hokey gibi spor dallarının öğrenciler arasında yaygınlaşmasını sağlarlar. Özellikle Üstünidman'ın ön ayak olmasıyla, öğrenciler futbolla tanışırlar. Ama oynanan futbol, bir kör dövüşünden farklı olmayan ve kural tanımayan bir koşuşturmayı andırmaktadır. Ama futbol lisenin Tören Kapısı'ndan adımını atmış ve tam bir salgına dönüşmüştür. 1901 yılında İstanbul'da yaşayan iki İngiliz, James La Fontaine ve Horace Armitage, Rum ve İngiliz oyunculardan oluşan Kadıköy Futbol Kulübü'nü kurmuşlar ama 1903'te takımdaki İngilizler bir anlaşmazlık sonucu ayrılarak Moda Kulübü'nü oluşturmuşlardır. 1904 yılında ise bu kulüpler, Imogen, Elpis, Strugglers takımlarıyla anlaşarak, İstanbul Futbol Birliği'ni hayata geçirmişler ve bugünkü Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı'nın yerinde bulunan "Union Club-İttihat Spor" sahasında düzenli karşılaşmalar yapmaya başlamışlardır. Görüldüğü gibi bu takımlar yabancı ya da azınlık takımlarıdır. Türk olmayan ekiplerin gerçekleştirdikleri bu ilk futbol karşılaşmaları, GS Liseli öğrencileri hem yakından ilgilendirir hem de çok üzer. Artık onların amacı, kendi futbol kulüplerini kurmak, ölesiye sevdikleri bu oyunun kurallarını "hatmetmek" ve yabancılarla boy ölçüşmektir.


"Türk Olmayan Takımları Yenmek"

Galatasaray Spor Kulübü'nün kurucusu Ali Sami Yen, "Ellinci Yıl" kitabında kuruluş öyküsünü şöyle anlatır: "1 Teşrin 1905'te mektebin beşinci sınıfında edebiyat muallimimiz merhum Mehmet Ata Bey'in dersi esnasında birkaç arkadaş baş başa vererek Galatasaray'da bir futbol kulübü kurmaya karar verdik. İlk müteşebbisler oyuna ve mücadeleye meyyal arkadaşlardan Asım Tevfik Sonumut, Reşat Şirvani, Cevdet Kalpakçıoğlu, Abidin Daver, Kamil... gibi gençlerdi. Mektepte tahsilde bulunan Bulgar ve Sırp talebesinden çevik ve kuvvetli olanlar da bize iltihak etmişlerdi. Asım'ı muhasebeciliğe, Cevdet'i ikinci reisliğe seçmiş, kendim de Reis olmuştum. Asım her hafta arkadaşlardan birer kuruş toplamakta mahir olduğu için kendisini muhasebeci yapmıştık. Ben Reisliği topu yağlayıp şişirmekle almıştım. Topumuza evladım gibi bakardım. Zaten varımız yoğumuz da toptu. Mektebe gelirken domuz sokağından geçer, domuz yağı alırdım. Topu onunla yağlar, şişirirdim; yamasını yeni pabucumdan kesmiştim. Bunu gören arkadaşlar, bana herkesten fazla paye vermişlerdi. Yani o zaman Reisliğe ve diğer vazifelere payeyi, en çok çalışan kazanırdı. Cevdet de ikinci Reisliği formaları yıkadığı için almıştı."


Ali Sami Yen Fotoğrafı
"Galata Sarayı Efendileri"

Kulübün adının Gloria (Zafer) ya da Audace (Cesaret) konulması yolunda görüşler ortaya atılmışsa da, sonuçta Galatasaray olmasında anlaşmaya varılmıştı. Araştırmacı Cem Atabeyoğlu, Galatasaray adının, bu takımın yaptığı ilk maçta Rum ekibini 2-0 yenerken, seyircilerin onlardan "Galata Sarayı efendileri" diye söz etmelerinden doğduğunu yazar. Bunun üzerine kurucular da ismi benimserler ve "Adımız Galata Sarayı olsun" derler.






"Efsane Kurucularımız"

1905'ten 1919'a kadar Galatasaray Spor Kulübü'ne Başkanlık yapan, mektebin 889 numaralı öğrencisi Ali Sami Yen, inci gibi elyazısıyla tuttuğu Galatasaray Terbiye-i Bedeniye Kulübü ıhsaiyet Defteri'nin (Sayım-İstatistik Defteri) 181 ve 182. sayfalarında kurucu 13 üyeyi şöyle sıralar: 1-Ali Sami Yen; 2-Asım Sonumut; 3-Emin Bülend Serdaroğlu; 4-Celal İbrahim; 5-B. Nikolof; 6-Milo Bakiş; 7-Pol Bakiş; 8-Bekir Sıtkı Bircan; 9-Tahsin Nahit; 10-Reşat Şirvanizade; 11-Hüseyin Hüsnü; 12-Refik Cevdet Kalpakçıoğlu; 13-Abidin Daver. 1905'te Osmanlı İmparatorluğu'nda bir dernekler yasası bulunmadığından, Galatasaray Spor Kulübü yasal olarak tescil edilme olanağını bulamamıştır. 1912 yılında Cemiyetler Kanunu çıkarıldıktan sonra, kulüp yasal bir kimlik kazandı. Yetkili makamlara kulüplerin tüzükleriyle birlikte, kurucu üyelerin ad ve adreslerinin de bildirilmesi zorunlu tutulduğundan, istifa eden ya da eğitimlerini tamamlayarak ülkelerine dönen üyeler ilk listeden çıkarılmış ve 1 Eylül 1913'te kurucu liste yeniden düzenlenmiştir. Kurucu üyelerin yeni sıralaması şöyle gerçekleşmiştir: 1-Ali Sami Yen; 2-Asım Sonumut; 3-Emin Bülend Serdaroğlu; 4-Celal İbrahim; 5-Bekir Sıtkı Bircan; 6-Reşat Şirvanizade; 7-Refik Cevdet Kalpakçıoğlu; 8-Abidin Daver.






"Sarı - Kırmızı Renkler Nereden Geldi?"





Galatasaray Spor Kulübü'nün ilk renkleri kırmızı-beyazdı. Bayrağımızın renklerinden esinlenerek seçilen bu renkler, dönemin baskıcı ve paranoyak yönetimi tarafından kuşkuyla karşılanmış ve futbolcular sıkı bir takibe alınmışlardı. Bu nedenle, sarı-siyah renkler gündeme gelmiş ama bunlar da kalıcı olmamış ve Galatasaray bugünkü renklerine kavuşmuştu. Bu renklerin öyküsünü Ali Sami Yen'den dinlemeli : "Birçok yerleri dolaştıktan sonra, nihayet Bahçekapı'daki Şişman Yanko'nun dükkanına gidilerek orada zarif iki yünlü kumaşa tesadüf ettik. Biri, vişneye çalan koyuca tatlı bir kırmızı, öteki de, içinde turuncudan iz taşıyan tok bir sarı. Tezgahtar, mahirane bir el hareketi ile kumaşların dalgalarını birleştirdi. Bir saka kuşunun başı ile kanadının yarattığı renk güzelliğine benzer bir parlaklık hasıl oldu. Ateşin içindeki renk oyunlarını görür gibi olmuştuk. Sarı-Kırmızı alevinin takımımız üstünde parıldamasını tasavvur ediyor ve bizi derhal galibiyetten galibiyete götüreceğini tahayyül ediyorduk. Nitekim de öyle oldu."





"Cimbom İsminin Hikayesi..."





Kulubün kurulduğu 1905 yılından itibaren bazı sloganlar kuluple özdeşleşmiş ve tarihsel bir boyut kazanmış. Bu sloganlardan en ekisi Galatasaraylı Ruşen Eşref Ünaydın a ait olan "Dayan Galatasaray" sloganıymış. 1924 yılından itibaren yepyeni bir slogan "RE RE RE RA RA RA GALATASARAY GALATASARAY CİM BOM BOM " ortaya çıkmış... Mektepli mektepsiz binlerce Galatasaraylı artık bu sloganla takımı coşturmaya başlamış maçlarda. Bu sloganı Türkiye'ye getirense Sabit Cinol isimli bir Galatasaray gönülseveri... Cinol, eğitim için İsviçre'ye gidiyor bir dönem; burada Servette kulubünde top koşturmaktayken bu takımın sloganından esinleniyor ve Galatasaray'a uyarlıyor. 75 yıllık bu tarihi slogan bugün takımımız ile özdeş bir isim halini almış durumda...






8 Eylül 2012 Cumartesi

Destansı Bir Öykü

Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk'e boyun eğmeyen bir yer yok o çağda... Bu durum yabancı kavimlerin işine elbette ki gelmiyor. Yabancı kavimler birleşiyor, Türkler'in üzerine yürüyorlar. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya toplayıp çevresine hendek kazıp beklemeye koyuluyor. Düşman gelince uğraş ve vuruşma da başlıyor; 10 gün savaşılıyor. Sonuçta Türkler üstün geliyor. Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hükümdarları toplanıp karar birliğine varıyorlar:  "Türkler'e hile yapmazsak halimiz nicedir"



Plana göre düşman kavimler, tan ağardığında baskına uğramış gibi ağırlıklarını bırakıp kaçmaya başlıyorlar. Türkler, "Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar" deyip artlarına düşüyor. Tuzaktan da bi haberler... Düşman, Türkler'i görünce birden dönüyor ve yeniden vuruşma başlıyor. Hazırlıksız yakalanan Türkler yeniliyorlar tabi. Yabancı kavimler, Türkler'i kılıçtan geçirerek çadırlarına kadar geliyor. Büyükleri sağ konmuyor, küçükler tutsak ediliyor.


O çağda Türkler'in başında birçok oğlu olan İl Kağan var. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları ölüyor. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmiş olan İl Kağan'ın bir de Tokuz Oguz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni var; o da sağ... Malesef ki savaşın sonunda Kayı ile Tokuz Oguz tutsak haldeler... On gün sonra ikisi de karılarını alıyorlar ve bir yolunu bulup tutsaklıktan kurtularak kaçıyorlar. Türk yurduna dönen Kayı ve Tokuz Oguz burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar buluyor. Oturup istişare ediyorlar ve diyorlar ki "Dört bir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım." Kararlarını veren iki kuzen sürülerini de alıp dağa göç ediyor. Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere varıyorlar sonunda. Vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar bulunuyor. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı'ya şükrediyorlar elbette. Kışın hayvanlarının etiyle beslenip yazın sütlerini içiyorlar. Derilerini giyiyorlar. Barındıkları ve çoğaldıkları bu ülkeye "Ergenekon" adını veriyorlar.


Zaman geçiyor, çağlar akıyor; bu çağda Kayı ile Tokuz Oguz'un birçok çocukları oluyor, kısacası yavaştan yavaştan kavim halini alıyorlar. Kayı'nın Tokuz Oguz'a göre daha fazla evladı oluyor. Kayı'dan olma çocuklara Kayat adını veriyorlar. Tokuz'dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar diyorlar, bir bölümüne de Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon'da saklanıyor; çoğalıyor ve çoğalıyorlar. Aradan 400 yıl geçtikten sonra kendileri ve sürüleri o denli çoğalmış oluyorlar ki Ergenekon'a sığamaz hale geliyorlar. Çare bulmak için kurultay toplanıyor."Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım."

Ergenekon DestanıTürkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon'dan çıkmak için yol aramaya başlıyorlar ancak bu yol bulunamıyor. O zaman bir demirci çıkıyor ve diyor ki; "Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir." Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizip dağın altını, üstünü, yanını, kısacası yönünü odun-kömürle dolduruyorlar. 70 deriden 70 büyük körük yapıp, 70 yere koyuyorlar. Tengri'nin de yardımıyla demir dağ kızıp eriyor, akıveriyor. Bir yüklü deve çıkacak şekilde yol oluyor.

Rivayete göre gök yeleli bir "Bozkurt" çıkıyor karşılarına, nereden geldiğiyse bilinmeyen. Türk'lerin önünde dikilip duruyor ve herkes anlıyor ki bu Bozkurt onlara yol gösterecek. Bozkurt önderliğinde Ergenekon'dan çıkıyorlar. Türkler Ergenekon'dan çıktıkları o günü bayram belliyorlar. Her yıl o gün büyük törenler yapılıyor. Bir parça demir ateşte kızdırılıp önce Türk Kağanına veriliyor ve o da kıskaçla bu demiri tutup örse koyarak çekiçle dövüyor.



Ergenekon'dan çıktıklarında Türkler'in Kağanı, Kayı Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt)... Börteçine bütün illere elçiler gönderip Türkler'in Ergenekon'dan çıktıklarını bildiriyor. Ta ki, eskisi gibi, bütün iller Türkler'in buyruğu altına girene kadar. Bunu kim iyi karşıladıysa, Börteçine'yi Kağan kabul ediyor; Kim iyi karşılamadıysa, karşı çıkıyor. Karşı çıkanlarla savaşılıyor tabi ki ve Türkler hepsini teker teker yeniyor. Sonunda Türk Devleti'ni dört bir yana egemen hale getiriyorlar.

26 Ağustos 2012 Pazar

Mizahi İncelikler

Hayatın içerisinde sürekli rastlaştığımız, farkında olmadığımız ama üzerine düşündüğümüzde "Vay arkadaş, hakikaten böyleymiş" dediğimiz sayısız detay var. Gelin biraz bakalım, aralarında sizin başınıza gelen var mı, aynısının tıpkısını yaşadınız mı bir irdeleyelim...


 
 
Yakın geçmişte bilimadamları, ömrümüzün 1/3'ünü uykuda geçirdiğimizi ortaya atmışlardı. Geçtiğimiz bayram Çınarcık'ta dedemi ziyaret ettiğimde kendisine bu soruyu sordum; "sen ne dersin bu işe dedem?" dedim :) 93 yaşındaki adamın bana verdiği cevap, bana ilginç, ilginç olduğu kadar da mizahi geldi : "Doksanüç yaşındayım; dediğine göre 31 yılı uykuda geçse, 62 yıl yaşamışım... !!" allah uzun ömürler versin dede, yuttun beni :)
 
Bayan arkadaşlarım bu konuda çok daha iyi derecede bilgilidir aslında... Biz erkekler genelde saç kestirmeye gittiğimizde işimiz en fazla yarım saat sürer ama bayanlarda durum daha farklıdır :) Konu, zamandan ziyade beceriye ilişkin... Tanıdığım yada gördüğüm yada arkadaşlarımın tasvirleriyle kurguladığım bayan kuaförleri genelde kötü giyinimli, dövmeli, saçı başı dağınık aykırı tipler olabiliyor. "Saçı az keseceğim abla sen merak etme" diyerek deliler gibi kestiklerine, kısalttıklarına da çoğu zaman şahit olmuşluğum vardır. Şikayete maruz kalsa da bayan dostlarım hala aynı kuaförlere gitmekte ısrarcı oluyor :)
 
Bir insan, neden annesine kendi doğumunun saatini sorabilir ki ? Bunu çoğumuz yapmışızdır kesin... Astrolojik bulguların insanlararası ilişkileri etkilediğine kesinlikle inanırım ama bununla birlikte geçmiş nesillerin bu sorulara verdikleri tepkiler benim daha çok garibime gidiyor. "Neden soruyorsun, kim öğrenmek istiyor, değiştirebilecek misin ki sanki, sanırım 4 ama 5 de olabilir (hangisi anneeee)... ??"
 
Bazı insanlarda kesinlikle yiğitliğe ... sürdürmemeye yönelik davranış karakteristikleri vardır. Bunlara kimisi eksiklik der, kimisi bozukluk der, ben karakteristik diyorum çünkü hayatın rengi olduklarını düşünmeye başladım. Hayatımızın çoğunu stres altında geçirdiğimizi hesaba katarsak, bu tarz insanların yaklaşımları stresten çok mizahi yönümüzü kaşıyıp tebessüme neden olabiliyor. Öyle ki, "Soruya şöylecene bir baktım, okumadım bile, sonra bırak allahını seversen dedim bastım çıktım!" diyen güzel insana arkadaşı şunu diyebiliyor : "Okulda da boş kağıdı verince aynı şeyi söylüyordun, bilgi yarışmasına katılıp ilk soruda elendin, mal mısın evladım??" :)
 
İlkokulda, ortaokulda gıcık gelen tipler vardı. Öğretmen ev ödevi verir, ertesi gün kontrol edeceğini söyleyerek bizleri bir anlamda kontrol altında tutardı. Kimi yapar, kimi yatar, kimi harıl harıl çalışırdı hakikaten... Ertesi gün hepimiz ders başladığında gözümüzü öğretmenden ayırmazdık, korku salardı içimize "hangimize soracak" diye... Sonra önlerden bir ses gelirdi : "Öğretmenimmm... Ödevlerimizi kontrol edecektiniz?" ... Yapma işte, yapma be yaren :-/
 
Trafikte, yolda yürürken vs. çoğu zaman onlarla karşılaşıyoruz. Bazısı uğraşmıyor, bazısı da sticker gibi yapışıyor. Dilencilerden bahsediyorum; sadece onlar olsa yine iyi, Kadıköy'de Taksim'de hatta Caddebostan sahilde 1TL ve üzeri dilenen (dikkat edin, 50Kr değil), çiçeği zorla elinize tutuşturan çiçekçilerden de bahsediyorum aynı anda... Bizler her pazartesi "puff bu hafta biter mi" diyoruz da, acaba dilencilik sektörünün bu yapışkan personelleri de bizler gibi aynı soruyu soruyorlar mıdır diye aklımdan geçmedi değil hani...

Son olarak;
 
Kediler için kumun anlamı farklıdır, bizler için daha farklı... İçgüdüsel olarak, kuma pislemeyi davranış edinmiştir kediler... Bizlerse güneşlenmek için kum mekan arar dururuz. Bu bir yana, kediler sudan da nefret ederler. Daha şu ana kadar kedisini yıkayabilen bir arkadaşımı hatırlamıyorum. Bu hayvanlar temizliklerinden  kendileri sorumlular ya, ondan olsa gerek :) Neyse... Bugüne kadar kedilere dair çok acayip, o kadar ilginç ve komik birçok video izledim. Belgeselleri takip ettim. Dilleri olsa; "Dostum ya şu insanları anlamak zor, bütün gün tuvalette yatarak güneşleniyorlar, o da yetmiyor, üstüne suya giriyorlar suya!!" derler miydi... ?? :) 
 
 
 
 
 
 

Devrim niteliğindeki DeFi Protokolü IPOR 22 Mart 2023'te Bitget'te listelenecek

  Bitget, geleneksel finans oyuncuları için IPOR pratik çözümü ile DeFi ve TradFi arasındaki boşluğu dolduracak Victoria, Seyşeller, 20 ...